Bugün yine bi lanet ettim yurdum insanına. Ya herşey ne kadar zor şu ülkede. Örneğin duran trafikte karşıdan karşıya geçmek. Bugün aklı kıt bir sürücü tarafından eziliyordum. Tepki gösterdim bir grup el kol hareketleri ve beraberinde şu çarpıcı cümleyi cevaben yedim: Burası yaya yolu değil, yolda yürüme. Yani sürücünün yayanın karşıdan karşıya geçmesinden anladığı şey bu. Yolda yürümek. Gökçek'in akrabası falan heralde ki yayalar yürümesin uçsun, tepelere çıksın çıksın insin yeter ki önümden geçmesin istiyor. Bu kadar saçma bir şey olabilir mi ya! 2 metrelik bir sokakta, durmuş trafikte karşıdan karşıya geçmek bu kadar zor, ölümcül ve sinir bozucu olabilir mi?
Poffffffffffffff!
Bu deli sürücüyü trafik polisine şikayet ettim. Üşenmedi geldi saçma fikrine sadık kaldı ve yineledi, yolda yürüme!!!
Öyle bir sinirlenmişim ki insan içindeyim tam bir piyasa mekanındayım demedim (7.cadde) bağırdım: Karşıdan karşıya da mı geçemeyeceğim gerizekalııııııııııııı!
E herkese bana baktı tabi :)
Neyse bu ve milyon tane trafik hadisesi sebebiyle bir proje ürettim hemen :)
İşte yaratıcılığın gözü kör olsun. Hangi şarttta olursa olsun üretkenliğim dur durak tanımıyor :)
Projemin çıkış noktası bu ehliyet alma sisteminin kesinlikle yanlış olduğu kabulüne dayanıyor. Nedir problem? İnsaniyet eksikliği, muhakeme yetersizliği, gerçekliği kavrayamama hali. İnsanımız çarptığı veya çarpacağı şeyin insan ya da insan taşıyan bir araç olduğu gerçeğini halen kavrayabilmiş değil ve de aracının da aslında bir çeşit azarail olduğunun. Bu sebeple bir bilgisayar programı tasarlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu programda sürücü adayları araclarıyla şehir içi şehir dışı trafiklerde dolanacaklar ve gerçek yaşamdan alınmış pozisyonlara maruz bırakılacaklar. Ve bu programı kullanmak en az 1 yıl falan olacak. Hatta yeni nesil Lise1de ders olarak almaya başlasın mezun oluncaya kadar kafasına kazısın. Programda sürücünün hata trazları, davranışları falan kaydedilecek ve eksik olduğu yönlerde eğitimler arttırılacak. Ehliyeti aldıktan sonra da yılda 3-4 kez bu testlere tabi tutulsun bence. Yoska yabancılar bunu da yaptı mı ki?
Ne kadar işe yarar bilemiyorum ama bi kaç hödük azalır sanki.
Of ne bilim
Sıkıldım yani!
15 Şubat 2009 Pazar
14 Şubat 2009 Cumartesi
blog dünyası
bir blog dünyasına rastladım.
daha önce niye duymadım, görmedim bilemiyorum.
ilgilenenlere www.kontain.com
daha önce niye duymadım, görmedim bilemiyorum.
ilgilenenlere www.kontain.com
Labels:
internet
13 Şubat 2009 Cuma
bir konser (Bu da TRT3 radyosunun program başlıklarına benzedi)
Bugün asosyallik seviyesi tavan yapmış günlük yaşantıma bir renk katmayı başardım ve uzun zamandır beklediğim CSO konserine gittim. Konseri dahiler buluşması olarak özetlemek yerinde sanırım. Fazıl Say'ın Haremde Binbir Gece Keman Konçertosunu Patricia Kopatchinskaja (Pat.Kop.) seslendirdi. Perküsyonda da Aykut Köselerli vardı. Şef ise İbrahim Yazıcı (İbrahim Abi) idi. (Korkmayın bir entelim havalarındaki gazeteci edasıyla yazmayacağım: örn.dün Londra Filarmonide Xi dinledik. Salonda alkışlar susmadı. Genç şef....)
Bu eseri ilk Habertürk'te izlemiş pek beğenmiş canlı canlı dinlemek istemiştim, çok yerinde bir istekmiş bunu gördüm. Canlı bir sanat performansı gibisi yok. Zaten Pat.Kop muhteşem bir şey. Bir ara kemandan kuş cıvıltısı çıkarttı resmen, Fazıl nasıl yazmış o da nasıl çaldı anlamadım :) Bir ara da bütün sahnede sadece İbrahim Abiyi görüyordum. Bir insan eserle bu kadar bütünleşir. Benim için bir dans gibiydi. (Ayrıca saçlar muhteşem, nasıl bakıyor acaba?)
Eserden sonra da sürpriz bir şekilde Fazıl Say sahneye çıktı ve üçlü, küçük bir resital verdi. İlk başta şöyle saçma bir düşünceye kapıldım: Bu eserden sonra sanırım bir süre bir şey dinlemek istemiyorum. Sanki tadından çok hoşnut kaldığınız bir yemeğin tadının biraz daha ağzınızda kalması için mesela tatlıyı sonraya bırakmak gibi bir şeydi. Ancak ilk başta eserler arası geçiş biraz rahatsız edici gibi gelse de sonra da onların etkisine kapıldığımdan bu anlamasız düşünceden kurtuldum :)
Uzun süre sonra böyle etkileyici performanslar dinlemek bana bildiğim ama uzun zamandır kendi kendime tekrarlamaya fırsat bulamadığım düşüncelerimi hatırlattı. Müzik gerçekten başka bir şey ve müzisyen de başka bir insan. Bambaşka bir zeka, bir kişilik üstünlüğü. Diğer sanat dalları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ablamla da konuştuk örneğin görsel sanatlarda bir çok saçmalığı sanat olarak yutturabiliyorsun, illa ki inanılmaz bir deha olman gerekmiyor, piyasayı iyi okuyan ve bağlantıları olan bir insan bir anda bir görsel sanatlar dehası olarak ortaya çıkabiliyor ama bir yandan da soru işaretleri üretiyor. Ancak müzikte insanları kandırmak gibi bir şey söz konusu değil. İyi ile kötü arasında çok keskin bir çizgi var. Bu sebeple özellikle konserlerden sonra insan daha bir değişmiş çıkıyor bence salondan.
Bu arada CSO da bi canlanmış kanlanmış, artık eserden mi, şeften mi yoksa genel bir hal midir bilemiyorum ama bir aralar pek uyuzlaşmışlardı gidesim gelmiyordu. Öte yandan yeni tamirat sonrası tavana konuşlanan avize bu kadar salonun yapısından uzak olur, kim yaptı ve koyduysa şuracıkta kınıyorum :)
Bir diğer ilginç nokta ise ilk keman hocamın başkemancı koltuğuna oturduğunu görmem oldu. Böylelikle sadece başkemancılarla çalışan ancak bir baltaya sap olamayan yegane müzisyen olmuş oldum sanırım, tabi burda müzisyen kelimesi yanlış bir seçim oldu, onu da farkettim yani :) Ablamın da zamanında İbrahim Abiyle piyano çalıştığı ve sonrasında hüsranla biten bir müzik kariyerine sahip olduğu düşünülürse ailemizde bir lanet olduğu kanaatine varabiliriz. Yoksa bir köstek mi demek lazım :) Bunu ancak ablam anlar :)
Bu eseri ilk Habertürk'te izlemiş pek beğenmiş canlı canlı dinlemek istemiştim, çok yerinde bir istekmiş bunu gördüm. Canlı bir sanat performansı gibisi yok. Zaten Pat.Kop muhteşem bir şey. Bir ara kemandan kuş cıvıltısı çıkarttı resmen, Fazıl nasıl yazmış o da nasıl çaldı anlamadım :) Bir ara da bütün sahnede sadece İbrahim Abiyi görüyordum. Bir insan eserle bu kadar bütünleşir. Benim için bir dans gibiydi. (Ayrıca saçlar muhteşem, nasıl bakıyor acaba?)
Eserden sonra da sürpriz bir şekilde Fazıl Say sahneye çıktı ve üçlü, küçük bir resital verdi. İlk başta şöyle saçma bir düşünceye kapıldım: Bu eserden sonra sanırım bir süre bir şey dinlemek istemiyorum. Sanki tadından çok hoşnut kaldığınız bir yemeğin tadının biraz daha ağzınızda kalması için mesela tatlıyı sonraya bırakmak gibi bir şeydi. Ancak ilk başta eserler arası geçiş biraz rahatsız edici gibi gelse de sonra da onların etkisine kapıldığımdan bu anlamasız düşünceden kurtuldum :)
Uzun süre sonra böyle etkileyici performanslar dinlemek bana bildiğim ama uzun zamandır kendi kendime tekrarlamaya fırsat bulamadığım düşüncelerimi hatırlattı. Müzik gerçekten başka bir şey ve müzisyen de başka bir insan. Bambaşka bir zeka, bir kişilik üstünlüğü. Diğer sanat dalları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ablamla da konuştuk örneğin görsel sanatlarda bir çok saçmalığı sanat olarak yutturabiliyorsun, illa ki inanılmaz bir deha olman gerekmiyor, piyasayı iyi okuyan ve bağlantıları olan bir insan bir anda bir görsel sanatlar dehası olarak ortaya çıkabiliyor ama bir yandan da soru işaretleri üretiyor. Ancak müzikte insanları kandırmak gibi bir şey söz konusu değil. İyi ile kötü arasında çok keskin bir çizgi var. Bu sebeple özellikle konserlerden sonra insan daha bir değişmiş çıkıyor bence salondan.
Bu arada CSO da bi canlanmış kanlanmış, artık eserden mi, şeften mi yoksa genel bir hal midir bilemiyorum ama bir aralar pek uyuzlaşmışlardı gidesim gelmiyordu. Öte yandan yeni tamirat sonrası tavana konuşlanan avize bu kadar salonun yapısından uzak olur, kim yaptı ve koyduysa şuracıkta kınıyorum :)
Bir diğer ilginç nokta ise ilk keman hocamın başkemancı koltuğuna oturduğunu görmem oldu. Böylelikle sadece başkemancılarla çalışan ancak bir baltaya sap olamayan yegane müzisyen olmuş oldum sanırım, tabi burda müzisyen kelimesi yanlış bir seçim oldu, onu da farkettim yani :) Ablamın da zamanında İbrahim Abiyle piyano çalıştığı ve sonrasında hüsranla biten bir müzik kariyerine sahip olduğu düşünülürse ailemizde bir lanet olduğu kanaatine varabiliriz. Yoksa bir köstek mi demek lazım :) Bunu ancak ablam anlar :)
Labels:
müzik
04 Şubat 2009 Çarşamba
yapmışlar olmuş
Bir ara katılmayı düşünüp pek konsantre olamadığım poster tasarımı yarışmasının sonuçları açıklanmış. Kazanan işleri çok beğendim, hem fikir olarak hem de uygulama olarak başarılılar.
2009 UNESCO International Mother Language Day için bir poster tasarımı yapılması isteniyordu. Amaç dil çeşitliliğini ve çokdilliliği desteklemek vs.
Sonuçlara buradan bakabilirsiniz.
Ben en çok bunları beğendim:

%50 matters!, tasarımcı: Jonathan Schute

Global Language Roots, tasarımcı: thedime
2009 UNESCO International Mother Language Day için bir poster tasarımı yapılması isteniyordu. Amaç dil çeşitliliğini ve çokdilliliği desteklemek vs.
Sonuçlara buradan bakabilirsiniz.
Ben en çok bunları beğendim:

%50 matters!, tasarımcı: Jonathan Schute

Global Language Roots, tasarımcı: thedime
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)