Yine bir bayram geldi. Bayram hazırlığını seviyorum ama şu yüzbin tane yere gitme işini sevmiyorum. Çok sıkıcııııııııııııı. Çocukken put gibi oturmamız beklenirdi, büyüdük şimdi de hizmet etmemiz bekleniyor. Çay koy, kahve yap, tatlı koy, bulaşıkları topla, hatta yıka. Kız olmak ne zor ya. Herkesin sürekli bir beklentisi var. Bugün pek bir yorgun olduğumdan restimi çektim bir yere gitmem diye. Zira dün son sürat tatil sonrası temizlik yaptım. Perde yıka, misafirlerin görüş alanındaki camı sil, evi süpür, sil, toz al vs. Tabiki bu aktivitelerin sonuna bir yuvalama yapma aktivitesi sığamadı. Bu akşam yapıcaz artık. Bilmeyenler için yuvalama Gaziantep'in bayram yemeğidir. Şu sıralar bir hazır çorba markası yuvalama çorbası diye paketleyip satıyor. Tatmamış olmakla birlikte gerçeğinin yakınından yöresinden geçmiş olabileceğine inanmıyorum. Adı bile yanlış zira. O bir çorba değil çünkü. Hiç, bir çorbanın yapımı insanın yarım gününü alır mı? Ablam varken bayram süresince yemek üzere yapardık. En az 6 saat falan sürerdi. Bu sefer anneme senin hatırın için bir yemeklik yapalım dedim ama kesin beni kandırıyor yine çok olacak ve yine çok uzun sürecek. İmdaaaaaaaat. Yapım aşamasında fotoğraf çekebilirsem bloga koyacağım sanat eserimizi :)
Bu arada canım acayip baklava istiyor ama annemin şekeri sebebiyle tatlı almadık. Kadına işkence oluyor çünkü. Ama TV'de Güllüoğlu'nun baklava yapım aşamalarını gösterdiler. Offffff kafayı yedim valla. Şimdi Antep'te olup özel yapım havuç dilim baklava yemek vardı. Yeni çıkmış sıcak sıcak, ağıza alaınca hışşş edecek şekilde. Ama burda nerdeeeeeeeeeeeeeee!
Neyse kendime hakim olayım, oruç tutmuyorum bari günlük isteklerimi kontrol edeyim :)
Efendim hepinizi bayramı kutlu olsun.
30 Eylül 2008 Salı
tatilimsi
Ani bir kararla tatile çıktık. Çok çılgın ve genç bir aileyiz ne de olsa!
Gerçi ben tatil olarak tanımlamıyorum. Tatilimsi daha uygun. İçinde deniz, kum ve yer yer güneş barındırması sebebiyle tatil portresi çizerken bu bir hafta; bulaşık, temizlik ve az da olsa yemek yapma aktiviteleri sebebiyle de sadece yer değiştirilmiş günlük yaşantı portresi çiziyor. Yine de buna da şükür. İyi geliyor insana.
Tatile gittiğimiz yere gelince: Didim Altınkum. Pek merak ederdim, gittim, gördüm, geldim. İngilizlere tahsis ettiğimiz güzide sahil mekanlarımızdan biriymiş. Her yer BBC'den çıkmış izlenimi veren İngilizlerle dolu. Bu yönünü pek sevmedim. Zira bütün ticari mekanlar bu İngilizleri hedef alıyor. Öyle ki Turkcell süper lig yerine İngilizlerin futbol ligi takip ediliyor. Bütün maçlar canlı canlı bangır bangır barlarda yayınlanıyor. Öte yandan denizi çok güzel. Tam benim gibi su korkusu olanlara ve yaşlılara göre; gayet sığ, hareketsiz ve temiz bir deniz.

Altınkum sahili

İngilizler nasıl bu kadar büyüyebiliyor?
Şimdi bir gezi programı edasıyla hemen Altınkum'a gidilir de ne yapılır tavsiyesi vereceğim: Altınkum'a minibüsle 15 dakika mesafedeki Apollon Tapınağı'na gidilir. Bir grup insana göre (denizde konuşurlarken duydum ve tabiki bu insanlar Türk) taş yığını olan bu tapınak dünyanın geri kalan çoğunluktaki kısmı içinse ağız açık gezilecek, etkilenilecek, hafızalara yeri kazınılacak bir mekan. Gerçekten inanılmaz. Çok arkeolojik alan gezmişliğim yok ama ablam sağolsun çok kitabına bakmışlığım var. Fotoğraftan da inanılmaz gözüken bu mekanların içinde bulunmak, dokunmak ve hakkında düşünmek çok daha inanılmaz oluyor. Burada iki arada bir derede- zira bir yandan annemler düşmesin diye etraflarında dört dönmekteydim- bir dolu fotoğraf çektim ama sadece digitaller mevcut artık filmi ne zaman tab ettiririm kimse bilmiyor :)

Her taş yığını böyle olsa :)
Seneye gerçek bir tatile çıkmayı umuyorum. Ve ablacımla birlikte bir zahmet.
Gerçi ben tatil olarak tanımlamıyorum. Tatilimsi daha uygun. İçinde deniz, kum ve yer yer güneş barındırması sebebiyle tatil portresi çizerken bu bir hafta; bulaşık, temizlik ve az da olsa yemek yapma aktiviteleri sebebiyle de sadece yer değiştirilmiş günlük yaşantı portresi çiziyor. Yine de buna da şükür. İyi geliyor insana.
Tatile gittiğimiz yere gelince: Didim Altınkum. Pek merak ederdim, gittim, gördüm, geldim. İngilizlere tahsis ettiğimiz güzide sahil mekanlarımızdan biriymiş. Her yer BBC'den çıkmış izlenimi veren İngilizlerle dolu. Bu yönünü pek sevmedim. Zira bütün ticari mekanlar bu İngilizleri hedef alıyor. Öyle ki Turkcell süper lig yerine İngilizlerin futbol ligi takip ediliyor. Bütün maçlar canlı canlı bangır bangır barlarda yayınlanıyor. Öte yandan denizi çok güzel. Tam benim gibi su korkusu olanlara ve yaşlılara göre; gayet sığ, hareketsiz ve temiz bir deniz.
Altınkum sahili
İngilizler nasıl bu kadar büyüyebiliyor?
Şimdi bir gezi programı edasıyla hemen Altınkum'a gidilir de ne yapılır tavsiyesi vereceğim: Altınkum'a minibüsle 15 dakika mesafedeki Apollon Tapınağı'na gidilir. Bir grup insana göre (denizde konuşurlarken duydum ve tabiki bu insanlar Türk) taş yığını olan bu tapınak dünyanın geri kalan çoğunluktaki kısmı içinse ağız açık gezilecek, etkilenilecek, hafızalara yeri kazınılacak bir mekan. Gerçekten inanılmaz. Çok arkeolojik alan gezmişliğim yok ama ablam sağolsun çok kitabına bakmışlığım var. Fotoğraftan da inanılmaz gözüken bu mekanların içinde bulunmak, dokunmak ve hakkında düşünmek çok daha inanılmaz oluyor. Burada iki arada bir derede- zira bir yandan annemler düşmesin diye etraflarında dört dönmekteydim- bir dolu fotoğraf çektim ama sadece digitaller mevcut artık filmi ne zaman tab ettiririm kimse bilmiyor :)
Her taş yığını böyle olsa :)
Seneye gerçek bir tatile çıkmayı umuyorum. Ve ablacımla birlikte bir zahmet.
Labels:
gezme tozma,
tatil
18 Eylül 2008 Perşembe
yine yeniden dört göz :)
Bu sabah gözüme giren ağrıya ilerleyen saatlerde lekeli görüntüler eşlik etti. Dedim bir sorun var herhalde. Göz tansiyonu falan olur küt diye ne olduğumu şaşırırm deyip hemen yakındaki polikliniğe gittim.
Sevindirici haber göz tansiyonum normalmiş. Amma velakin gözlerim tekrar bozulmuş. Zaten uzağı görmekte bir problem çekiyodum da şimdi gözlük modeli seçmekle uğraşmıym diye erteliyordum muayeneyi. Buraya kadarmış. Zorlu bir karar süreci beni bekliyor. Üstelik ablam da yok. Pof, çok zor. Zaten yakışmıyor gözlük bana nasıl seçicem. Feride, sanırım seni bu konuda feci bayacağım. 'Pekiiiiiii bu mu güzel yoksa bu mu' diye sorup sorup takıp takıp çıkartacağım. Evet bu Hocam'daki kumpir mi yesem salata mı yoksa tavuk ızgara mı kararsızlığından çok daha büyük bir kararsızlık olacak. Ne demek istediğimi anladın sanırım.
Sevindirici haber göz tansiyonum normalmiş. Amma velakin gözlerim tekrar bozulmuş. Zaten uzağı görmekte bir problem çekiyodum da şimdi gözlük modeli seçmekle uğraşmıym diye erteliyordum muayeneyi. Buraya kadarmış. Zorlu bir karar süreci beni bekliyor. Üstelik ablam da yok. Pof, çok zor. Zaten yakışmıyor gözlük bana nasıl seçicem. Feride, sanırım seni bu konuda feci bayacağım. 'Pekiiiiiii bu mu güzel yoksa bu mu' diye sorup sorup takıp takıp çıkartacağım. Evet bu Hocam'daki kumpir mi yesem salata mı yoksa tavuk ızgara mı kararsızlığından çok daha büyük bir kararsızlık olacak. Ne demek istediğimi anladın sanırım.
Labels:
ben şahsen kendim,
hastalık,
kararsızlık
17 Eylül 2008 Çarşamba
Lalalalalalala
Lalalalalalalalala
Design Turkey'de ön elemeyi geçmişiz. Tebrik ediyorum hem Feride'yi hem kendimi :)
Az zamanda çok işler mi başardık yoksa, amanın ne güzel!
Design Turkey'de ön elemeyi geçmişiz. Tebrik ediyorum hem Feride'yi hem kendimi :)
Az zamanda çok işler mi başardık yoksa, amanın ne güzel!
16 Eylül 2008 Salı
Hastane maceraları vol.1500
Pofffffff!
Bugün yeni bir hastane macerası içinde bulacağım kendimi. Pek bi rahatsızız tabiki bu durumdan. Ablam yanımızda olamadığı için, ben de ne kadar sürüneceğimizi merak ettiğim için. Geçen sefer gittiğimizde 1.30da gel lafını bize ait bir randevu sanmış sonrasında 1.30da sıra olmak için orda bulunmamız gerektiğini sıranın sonunda kalarak anlamıştık. Haliyle eve geldiğimizde saat akşamın 7si olmuştu ve bizim bütün enerjimiz tükenmişti. Bir kaç günde o yorgunluğu üstümüzden atamamıştık. Hoş o gittiğimizde hiçbir sekreterden azar işitmedik. Yine kendilerinden aynı performansı bekliyorum. Bir polisler bir de sekreterler beni çok korkutur. İkisine de laf anlatmak hayli zordur zira dinlemezler ve en doğrusunu kendileri bilirler (Bizim bölüm sekreterleri hariç, ikisi de çok sevimli :)) Beni geren bir diğer konuysa, hastanelerdeki pis tuvaletler. Çok şahit oldum tuvalet kültürümüzle övündüğümüze. Amma velakin tuvalet var bizde de kullanma kılavuzu yok sanki. Bu sebepledir ki küçük bir temizlik kitiyle gideceğim yarın.
Bakalım neler olacak?
Bugün yeni bir hastane macerası içinde bulacağım kendimi. Pek bi rahatsızız tabiki bu durumdan. Ablam yanımızda olamadığı için, ben de ne kadar sürüneceğimizi merak ettiğim için. Geçen sefer gittiğimizde 1.30da gel lafını bize ait bir randevu sanmış sonrasında 1.30da sıra olmak için orda bulunmamız gerektiğini sıranın sonunda kalarak anlamıştık. Haliyle eve geldiğimizde saat akşamın 7si olmuştu ve bizim bütün enerjimiz tükenmişti. Bir kaç günde o yorgunluğu üstümüzden atamamıştık. Hoş o gittiğimizde hiçbir sekreterden azar işitmedik. Yine kendilerinden aynı performansı bekliyorum. Bir polisler bir de sekreterler beni çok korkutur. İkisine de laf anlatmak hayli zordur zira dinlemezler ve en doğrusunu kendileri bilirler (Bizim bölüm sekreterleri hariç, ikisi de çok sevimli :)) Beni geren bir diğer konuysa, hastanelerdeki pis tuvaletler. Çok şahit oldum tuvalet kültürümüzle övündüğümüze. Amma velakin tuvalet var bizde de kullanma kılavuzu yok sanki. Bu sebepledir ki küçük bir temizlik kitiyle gideceğim yarın.
Bakalım neler olacak?
Labels:
hastane
13 Eylül 2008 Cumartesi
Çat kapı
Telefonların kullanma kılavuzuna şu ifadenin konması taraftarıyım: Misafirliğe gitmeden önce ne kadar yakın olursanız olun telefon edin.
Bizim evin bu çat kapı gelinir durumundan sıkıldım yahu, bir günde iki kez üstelik.
Pofffffff
ilginç olan biz kimseye böyle yapamıyoruz, herkesin kuralları var zira!
Bizim evin bu çat kapı gelinir durumundan sıkıldım yahu, bir günde iki kez üstelik.
Pofffffff
ilginç olan biz kimseye böyle yapamıyoruz, herkesin kuralları var zira!
Labels:
adabı muaşaret kuralları,
misafircilik,
sinirliyim
06 Eylül 2008 Cumartesi
spor olayları
Son zamanlarda bir spor delisine döndüm. Ne yazık ki icraatçı olarak değil izleyici olarak.
Olimpiyatlar, golden lig, US Open derken bir baktım ki TV'de sadece böyle şeyler izliyorum. Kumandayı ele geçirince ilk gittiğim kanal Eurosport oluyor. Eurosport sunucularını pek bir sever oldum, TRT'ye bir alternatif gelmesi iyi oldu zira hayli sıkılmıştım aynı anlatım tarzından ve ses tonundan.
Bu son spor olaylarına ilişkin bir kaç şey yazayım istedim:
Bu olimpiyat en çok izlediğim olimpiyat oldu. Daha önce en çok atletizm kısmını takip ederdim bu sene baya bir spor dalına bulaştım. Çok zevkliydi. Bizim pek bir sporcumuz olmadığından her yarışta kendime tutacak yeni devletler buldum. Genelde ezilmişleri tuttum :) Ama bazı yarışlar vardı ki tutacak ezilmiş devlet yok. Örneğin Rusya, Amerika, Fransa falan birlikte yarışıyor. Kimi tutar ki şimdi insan. Biri 7/24 savaş halinde, biri olimpiyat günü savaşa girmiş, ötekisi de zaten gıcık ötesi :) Spora politika karıştırmamak gerekir falan muhabbeti de hikaye. Olimpiyat ülkeler için bir gövde gösterisi, düzenlemek de gayet politik, başarılı olmak da. Örneğin İngiltere başbakanı kapanış gününde 2012 londra olimpiyatları için biz en iyisini yapacağız ingilizler olarak falan gibi gayet ayrımcı ve milliyetçi mesajlar verdi. Bana 1851 Great Exhibition'daki ironiyi anımsattı bu durum. Bu sergide de bir yandan bu ilk uluslararası serginin milletleri nasıl kaynaştırıp husumetleri yok edeceğinden dem vurulurken, bir yandan da ingiliz üreticilerin bu sergiye katılımını teşvik etmek için ingilizlerin ne kadar müthiş olduğunu gösterelim konuşmaları yapılmış. Özetle aslında uluslararası münasebetler hangi alanda olursa olsun gayet rekabet ötesi ve politik bir hadise bence.
Bu arada bu olimpiyat nasıl geçilecek çok merak ediyorum. Kuş Yuvasının ve Su Küpünün üstüne nasıl mimari eserler yapılacak acaba? 2012 için yapılan stadın resimlerini Arkitera'nın Blogunda gördüm ve yok olmamış, biraz daha çalışın dedim kendi kendime. Uzun bir süre de daha başarılısının geleceğine inanmıyorum açıkçası. Aynı şekilde özellikle açılış töreni inanılmazdı. Tören boyu şunu düşündüm. Acaba İstanbul bir tarihte olimpiyatı almayı başarırsa biz nasıl bir tören düzenleriz? Bir yandan hiç başarılı olacağını düşünmemekle birlikte bir yandan da şu şaşırtıcı Türk özelliğimizin devreye girebileceğini düşünüyorum. Tören boyu düşündüğüm bir diğer şeyse şuydu, yahu biz nasıl bir milletmişiz ki bu Çinlileri korkutup kocaman bir duvar ördürmüşüz :) Hakkaten bu kısmı kafam hiç almıyor :) Kafamın almadığı bir diğer şey de Phelps'in o menüyü nasıl yediği! Herkes Phelps'in rekorlarından bahsetti, 8 altın vs. muhabbetleri, ancak biz ablamla Phelps'in esas rekorunun o meşhur menüsünü yemesi olduğuna karar verdik. Hakkaten bir insan yavrusu nasıl o kadar çok şey yer içer arka arkaya?
Olimpiyat bitti, tez bir süreliğine bitti, uyku düzenim yerine gelicek derken US Open çıktı şimdi de. Son zamanlarda o kadar çok tenis izledim ki, elime raket alsam çat çat oynayacakmışım gibi hissediyorum. Aslında bu hissiyat meselesi önemli. Elbette ki çıkıp oynayamam ama bir şeyi izleyerek, gözlemleyerek insan baya bir şey öğreniyor. Örneğin yıllar yılı ablamın piyano çalışmasını çok izlediğimden bana öğretilmemiş şeyleri yapabiliyorum, yani o tavrı kapmışım, bağ yapma, işte elin durması gereken şekil, geçişler vs. Aynı şey spor için de geçerli. Tenise geri dönecek olursak maçlar pek bir heyecanlı geçiyor, favorilerin güle oynaya set aldığı maçlar değil. Daha bir heyecan ve rekabet var sanki ya da bana öyle geliyor. Ama sonuç olarak çok zevkli, tavsiye edilir, zaten bir tek yarı final ve final maçları kaldı. Kaçırmayınız.
Bu arada bir Türkiye klasiği şeklinde olimpiyat süresince alevlenen Türkiye niye başarısız oldu tartışmalarının tipik bir şekilde sönüp yine her zamanki futbol gündemine dönüldüğünü görüyoruz. Hakkaten Türkiye bu spor politikasızlığı içinde niye olimpiyat düzenlemeye yeltenir ki? Aaa cevap belli, turizm için. Şu ülkeyi bir tanıtamadık, şu İstanbul'u bir pazarlayamadık gitti. Her şey bir ülke tanıtımı-ki o da %90 İstanbul'un tanıtımı-vizyonu içinde yapılıyor. Etkinliklerin özüne yönelik bir samimiyetsizlik var ki bence bu çok yanlış. Ama kime nasıl anlatılır ki?
Olimpiyatlar, golden lig, US Open derken bir baktım ki TV'de sadece böyle şeyler izliyorum. Kumandayı ele geçirince ilk gittiğim kanal Eurosport oluyor. Eurosport sunucularını pek bir sever oldum, TRT'ye bir alternatif gelmesi iyi oldu zira hayli sıkılmıştım aynı anlatım tarzından ve ses tonundan.
Bu son spor olaylarına ilişkin bir kaç şey yazayım istedim:
Bu olimpiyat en çok izlediğim olimpiyat oldu. Daha önce en çok atletizm kısmını takip ederdim bu sene baya bir spor dalına bulaştım. Çok zevkliydi. Bizim pek bir sporcumuz olmadığından her yarışta kendime tutacak yeni devletler buldum. Genelde ezilmişleri tuttum :) Ama bazı yarışlar vardı ki tutacak ezilmiş devlet yok. Örneğin Rusya, Amerika, Fransa falan birlikte yarışıyor. Kimi tutar ki şimdi insan. Biri 7/24 savaş halinde, biri olimpiyat günü savaşa girmiş, ötekisi de zaten gıcık ötesi :) Spora politika karıştırmamak gerekir falan muhabbeti de hikaye. Olimpiyat ülkeler için bir gövde gösterisi, düzenlemek de gayet politik, başarılı olmak da. Örneğin İngiltere başbakanı kapanış gününde 2012 londra olimpiyatları için biz en iyisini yapacağız ingilizler olarak falan gibi gayet ayrımcı ve milliyetçi mesajlar verdi. Bana 1851 Great Exhibition'daki ironiyi anımsattı bu durum. Bu sergide de bir yandan bu ilk uluslararası serginin milletleri nasıl kaynaştırıp husumetleri yok edeceğinden dem vurulurken, bir yandan da ingiliz üreticilerin bu sergiye katılımını teşvik etmek için ingilizlerin ne kadar müthiş olduğunu gösterelim konuşmaları yapılmış. Özetle aslında uluslararası münasebetler hangi alanda olursa olsun gayet rekabet ötesi ve politik bir hadise bence.
Bu arada bu olimpiyat nasıl geçilecek çok merak ediyorum. Kuş Yuvasının ve Su Küpünün üstüne nasıl mimari eserler yapılacak acaba? 2012 için yapılan stadın resimlerini Arkitera'nın Blogunda gördüm ve yok olmamış, biraz daha çalışın dedim kendi kendime. Uzun bir süre de daha başarılısının geleceğine inanmıyorum açıkçası. Aynı şekilde özellikle açılış töreni inanılmazdı. Tören boyu şunu düşündüm. Acaba İstanbul bir tarihte olimpiyatı almayı başarırsa biz nasıl bir tören düzenleriz? Bir yandan hiç başarılı olacağını düşünmemekle birlikte bir yandan da şu şaşırtıcı Türk özelliğimizin devreye girebileceğini düşünüyorum. Tören boyu düşündüğüm bir diğer şeyse şuydu, yahu biz nasıl bir milletmişiz ki bu Çinlileri korkutup kocaman bir duvar ördürmüşüz :) Hakkaten bu kısmı kafam hiç almıyor :) Kafamın almadığı bir diğer şey de Phelps'in o menüyü nasıl yediği! Herkes Phelps'in rekorlarından bahsetti, 8 altın vs. muhabbetleri, ancak biz ablamla Phelps'in esas rekorunun o meşhur menüsünü yemesi olduğuna karar verdik. Hakkaten bir insan yavrusu nasıl o kadar çok şey yer içer arka arkaya?
Olimpiyat bitti, tez bir süreliğine bitti, uyku düzenim yerine gelicek derken US Open çıktı şimdi de. Son zamanlarda o kadar çok tenis izledim ki, elime raket alsam çat çat oynayacakmışım gibi hissediyorum. Aslında bu hissiyat meselesi önemli. Elbette ki çıkıp oynayamam ama bir şeyi izleyerek, gözlemleyerek insan baya bir şey öğreniyor. Örneğin yıllar yılı ablamın piyano çalışmasını çok izlediğimden bana öğretilmemiş şeyleri yapabiliyorum, yani o tavrı kapmışım, bağ yapma, işte elin durması gereken şekil, geçişler vs. Aynı şey spor için de geçerli. Tenise geri dönecek olursak maçlar pek bir heyecanlı geçiyor, favorilerin güle oynaya set aldığı maçlar değil. Daha bir heyecan ve rekabet var sanki ya da bana öyle geliyor. Ama sonuç olarak çok zevkli, tavsiye edilir, zaten bir tek yarı final ve final maçları kaldı. Kaçırmayınız.
Bu arada bir Türkiye klasiği şeklinde olimpiyat süresince alevlenen Türkiye niye başarısız oldu tartışmalarının tipik bir şekilde sönüp yine her zamanki futbol gündemine dönüldüğünü görüyoruz. Hakkaten Türkiye bu spor politikasızlığı içinde niye olimpiyat düzenlemeye yeltenir ki? Aaa cevap belli, turizm için. Şu ülkeyi bir tanıtamadık, şu İstanbul'u bir pazarlayamadık gitti. Her şey bir ülke tanıtımı-ki o da %90 İstanbul'un tanıtımı-vizyonu içinde yapılıyor. Etkinliklerin özüne yönelik bir samimiyetsizlik var ki bence bu çok yanlış. Ama kime nasıl anlatılır ki?
Labels:
spor
05 Eylül 2008 Cuma
tez
Tezimi verdim demeyi çok isterdim ancak diyemiyorum.
Zaten beklemiyordum da.
3 ay uzatma aldım.
Yeni bir maraton beni bekliyor yani.
Ama bu sefer daha motive, duygusuz ve çalışkan olacağım, kendime söz verdim.
Jürim beklediğimden iyi geçti.
Acayip rahatsız, korkulu ve panik bir şekilde girdim. Zira bir sunum hazırlamış ancak bir kez bile şöyle baştan sona üstünden geçip kendi kendime sunar gibi yapmamıştım. Zaten pek yapmam öyle şeyler, toplum önünde konuşmaktan pek rahatsız olmamakla beraber, sunumların ben bu metinleri yüz kez okudum da ezberledim şeklinde yapılmasından da hiç hoşlanmam. Ama bu sefer pek bir gerdi bu durum beni. Bir süredir insan önünde ingilizce konuşmamışlığın da etkisi olabilir. Neyse fena geçmedi, sadece süresini pek ayarlayamamışım, bütün kelimeleri yuta yuta bişeyler anlattım :)
Hocalar da konumu pek tutmuşlar, pek bi heyecanlı ve olumlu yaklaştılar, çok sevindim. Güzel sonlandırabilirsem hakkaten alanında ilk ve değerli bir çalışma olacak.
2 gün dinlence sonrasında tekrar başlıyorum yani.
Zaten beklemiyordum da.
3 ay uzatma aldım.
Yeni bir maraton beni bekliyor yani.
Ama bu sefer daha motive, duygusuz ve çalışkan olacağım, kendime söz verdim.
Jürim beklediğimden iyi geçti.
Acayip rahatsız, korkulu ve panik bir şekilde girdim. Zira bir sunum hazırlamış ancak bir kez bile şöyle baştan sona üstünden geçip kendi kendime sunar gibi yapmamıştım. Zaten pek yapmam öyle şeyler, toplum önünde konuşmaktan pek rahatsız olmamakla beraber, sunumların ben bu metinleri yüz kez okudum da ezberledim şeklinde yapılmasından da hiç hoşlanmam. Ama bu sefer pek bir gerdi bu durum beni. Bir süredir insan önünde ingilizce konuşmamışlığın da etkisi olabilir. Neyse fena geçmedi, sadece süresini pek ayarlayamamışım, bütün kelimeleri yuta yuta bişeyler anlattım :)
Hocalar da konumu pek tutmuşlar, pek bi heyecanlı ve olumlu yaklaştılar, çok sevindim. Güzel sonlandırabilirsem hakkaten alanında ilk ve değerli bir çalışma olacak.
2 gün dinlence sonrasında tekrar başlıyorum yani.
Labels:
ben şahsen kendim,
tez
03 Eylül 2008 Çarşamba
1 hafta
Ablam gideli tam bir hafta oldu.
Evet duvara çizik atıyorum, 1, 2, 3 ...diye. Zira zor efendim insanın biricik ablasından ayrılması. Hani ilk kez oluyor da değil, ben de küçük ufacık bir şey de değilim, yaşım almış başını gitmiş benden habersiz. Ama yok alışamadım daha, alışamamak da en güzeli sanırım, özellikle ablam açısından bakarsak :)
Ablam gitti gideli sesim karnıma düştü resmen, anne babayla sohbet bir yere kadar, ablam olmayınca konuşacak insanlar internetle sınırlı kalıyor. Allahtan Feride var bütün gün gtalk'un bir kenarında beni dinlemeye müsait :) Yoksa hepten bir dil şişmesi yaşıycam :)
Bir diğer değişilik de ablamın yokluğunda tam zamanlı ev kızına dönüşmüş olmam, yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik, alışveriş, henüz ütüye geçmedim, kendilerini dağ olarak biriktiriyorum :) hepsi bana bakmakta. İlk bir hafta itibariyle iyi bir performans sergilediğim söylenebilir. Her gün öğlen ve akşam olmak üzere yemek çıkartmayı başardım :) Yani ablacığım idare ediyorum, merak etme. Korkulan hastane vazifelerini de başarıyla yerine getirirsem acemiliğimi atmış olacağım sanırım :)
Sanırım ablamın gidişinin en iyi etkisi saçma saatlerde bişeyler yeme alışkanlığını bırakmış olmam. Abla, sanırım senin yüzünden bu kadar kilo aldım. Kikikiik nasıl sorumluluk yıktım üstüne di mi? Valla pek bir şey yiyip içmiyorum, içimden gelmiyo, demek yalnız yaşasam hepten çiroz olucam. Sonunda bu sorunuma kalıcı bir çözüm buldum galiba :)
Poffffffffffffff
abla yaaaaaaaaaaaaaaaaaa
hadi çabucak zaman geçsin
sen gel ya da yok yok biz gelelim
buluşalım bir yerde
ve sonsuza kadar mutlu yaşayalım, di miiiiiiiiiiii?
Evet duvara çizik atıyorum, 1, 2, 3 ...diye. Zira zor efendim insanın biricik ablasından ayrılması. Hani ilk kez oluyor da değil, ben de küçük ufacık bir şey de değilim, yaşım almış başını gitmiş benden habersiz. Ama yok alışamadım daha, alışamamak da en güzeli sanırım, özellikle ablam açısından bakarsak :)
Ablam gitti gideli sesim karnıma düştü resmen, anne babayla sohbet bir yere kadar, ablam olmayınca konuşacak insanlar internetle sınırlı kalıyor. Allahtan Feride var bütün gün gtalk'un bir kenarında beni dinlemeye müsait :) Yoksa hepten bir dil şişmesi yaşıycam :)
Bir diğer değişilik de ablamın yokluğunda tam zamanlı ev kızına dönüşmüş olmam, yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik, alışveriş, henüz ütüye geçmedim, kendilerini dağ olarak biriktiriyorum :) hepsi bana bakmakta. İlk bir hafta itibariyle iyi bir performans sergilediğim söylenebilir. Her gün öğlen ve akşam olmak üzere yemek çıkartmayı başardım :) Yani ablacığım idare ediyorum, merak etme. Korkulan hastane vazifelerini de başarıyla yerine getirirsem acemiliğimi atmış olacağım sanırım :)
Sanırım ablamın gidişinin en iyi etkisi saçma saatlerde bişeyler yeme alışkanlığını bırakmış olmam. Abla, sanırım senin yüzünden bu kadar kilo aldım. Kikikiik nasıl sorumluluk yıktım üstüne di mi? Valla pek bir şey yiyip içmiyorum, içimden gelmiyo, demek yalnız yaşasam hepten çiroz olucam. Sonunda bu sorunuma kalıcı bir çözüm buldum galiba :)
Poffffffffffffff
abla yaaaaaaaaaaaaaaaaaa
hadi çabucak zaman geçsin
sen gel ya da yok yok biz gelelim
buluşalım bir yerde
ve sonsuza kadar mutlu yaşayalım, di miiiiiiiiiiii?
Labels:
abla hasreti,
ben şahsen kendim
01 Eylül 2008 Pazartesi
Yarışma Aranıyor!
İki arada bir derede bir şeyler yapmaya bayılıyor olsam gerek ki bütün bu yoğunluk ve karmaşanın içinde Feride'yle Design Turkey tasarım yarışmasına kavramsal dalda proje gönderdik.
Bir dolu fikir ürettik sanki hepsini yetiştirebilecekmişiz gibi. Birini yetiştirebildik ancak, o da başvuruların sona ermesinden bir 10 dakika önce :) Her zamanki gibi rhino, max ve photoshop üçgeninde bir dolu sorun yaşadık. Ama tabiki en büyük sorun maxde. Ne derdi var bu programın bizimle. Her seferinde bir sıkıntı.
Neyse geriye kalan fikirlerimiz için yarışma aranıyor. Çevreci ve sürdürülebilir tasarım temalı yaklaşık 9-10 tane fikrimiz var, hepsi birbirinden yaratıcı ya da moda deyimle 'innovatif' (innovative kelimesini de Türkçe'ye böyle çevirmiş bir grup yaratıcı beyin- ben yenilikçi demeyi tercih ediyorum):) Hatta Feride'nin beni dizginleme çabalarına rağmen, benim proje büyütme alışkanlıklarım sebebiyle ürün tasarımından çıkıp iş önerisi haline gelen fikirlerimiz de var.
Gördüğünüz yarışmaları bir zahmet bize iletiniz.
Dizginlenemez beyin hücrelerimizi ödüllendirmek istiyoruz da hatırı sayılır bir miktarda parayla :)
Bir dolu fikir ürettik sanki hepsini yetiştirebilecekmişiz gibi. Birini yetiştirebildik ancak, o da başvuruların sona ermesinden bir 10 dakika önce :) Her zamanki gibi rhino, max ve photoshop üçgeninde bir dolu sorun yaşadık. Ama tabiki en büyük sorun maxde. Ne derdi var bu programın bizimle. Her seferinde bir sıkıntı.
Neyse geriye kalan fikirlerimiz için yarışma aranıyor. Çevreci ve sürdürülebilir tasarım temalı yaklaşık 9-10 tane fikrimiz var, hepsi birbirinden yaratıcı ya da moda deyimle 'innovatif' (innovative kelimesini de Türkçe'ye böyle çevirmiş bir grup yaratıcı beyin- ben yenilikçi demeyi tercih ediyorum):) Hatta Feride'nin beni dizginleme çabalarına rağmen, benim proje büyütme alışkanlıklarım sebebiyle ürün tasarımından çıkıp iş önerisi haline gelen fikirlerimiz de var.
Gördüğünüz yarışmaları bir zahmet bize iletiniz.
Dizginlenemez beyin hücrelerimizi ödüllendirmek istiyoruz da hatırı sayılır bir miktarda parayla :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)