Saat sabahın beşi olmak üzere!
Ve ben tabiki tez yazıyorum. Hiç tez olmuyormuzş bu tez hadisesi :)
Ahahahahahahaha :)
Üzgünüm bu saatte ancak bu kalitede espri yapabiliyorum.
Şaka bir yana kaç saattir bu sandalyede oturuyorum ve bu ekrana bakıyorum!
Çok saattir!
Daha da devam edeceğim, uyumayı düşünmüyorum bugün. Yine saçma bir uyku düzeni döngüsüne tutuldum ondan kurtulmak için en iyi yol bir günü uyumadan geçirip ertesi gün insan gibi normal bir saatte yatmak. Tabi bu insan gibi normal saat kavramı ben ve ablam için hep yine insan gibi olmayan şeklinde olmuştur. Zaman yetmiyor, bir de rahatsız edilmeden komedi dizisi izleme özzgürlüğü oluyor insanın gece geç saatte. cnbce iyice bozdu kaliteyi ama bu aralar TNT'de Seinfeld ve bir ofis dizisi less than perfect galiba adı onları izliyoruz. Seinfeldi 4. kez falan izliyorum galiba belki daha çokuncu kez, bilemiyorum. Her seferinde amaaaaaaan yine mi Seinfeld'in tekrarını veriyolar diye burun kıvırıp, iki gün sonra aynı bölümler için saati takip eder oluyoruz. Deli miyiz? Yok, değiliz! Seinfeld çok komik sadece! Geçen gün karar verdim, bence gelmiş geçmiş en komik dizi. Bu kadar deli dolu garip karakter yaratılır, bu kadar saçma ve alakasız konu bu kadar analiz edilir ve bu kadar komik işlenir. Oyunculuk da müthiş üstelik! Hala izlemeyen varsa tavsiye edilir. Merak ettiğim gerçekten Amerikalılar komik insanlar mı? Hep salaklıklarından ve cahilliklerinden bahsedilir ama dizileri çok komik. Bizden mesela çıkmıyor komik dizi, aynı şekilde komik insan sayısı da çok az. Herkes çok sıkıcı! Yaaa aşağılarım öyle küt diye. Bir Gülcan Teyze vardı eski komşumuz, acayip komik bir kadındı. Sıkıcı konuların eğlenceli bir şekilde anlatılabileceğini ve büyüklerin de bir çocuk için komik olabileceğini onunla anlamışımdır. Çok ilginç ve zengin bir anlatım yeteneği vardı, hatta benim konuşma dilimin zenginleşmesinde de acayip rolü vardır bence. Sık sık bize gelmeleri demek ki işime yaramış!
Aaa bu arada TRT 1'de bir gezi programı var adı köşe bucak Türkiye olabilir ama tamamen bu ismi atıyor da olabilirim, emin olamadım kendimden, pazar günleri saat beşte. Onu sunan çocuk da-kocaman adam da denebilir tabi- komik mesela, oyuncu kendisi esasen, kamil bişey soyismini hatırlayamadım, tam bir alzheimer vakası şeklindeyim bugün de! O da tavsiye edilir!
31 Temmuz 2008 Perşembe
28 Temmuz 2008 Pazartesi
Yorucu bir gün daha
Sevgili tezimin teslimine yaklaşık 25 gün kaldığı için tüm zevkli etkinliklerden elimi eteğimi çekip tezime yoğunlaştım. Ama ne yoğunlaşma, tam bir insan üstü vites ya da yumurta kapıda vitesi halindeyim. İyi de oldu. Baya yol aldım. Ancak bugün bir ara verdim. Çok yoruldum, tükendim zira. Dün bitirdiğim bir bölümün kontrolünü yapıp Hocama göndereyim diye karar aldığımdan bir de sabah erkenden hastaneye gidip gün almamız gerektiğinden uyumayayım dedim. Tabi ablam da bana eşlik etti. Ve her zamanki gibi bir senaryoyu yaşadık beraber. Şimdi merak ettiğim neden insanın işi olunca uykusu geliyor da işi olmayınca bir türlü gelmiyor, yatakta dönüp duruyor, gözleri habire kendiliğinden açılıyor falan? Neden hakkaten ya? Neyse yine son zamanlara göre daha başarılı bir performansla uyanık kalmayı başardık, eskiden nasıl da sabahlardık günlerce. Aslında onlar da bir işe yaramazdı ya! Zira uykusuz beyin bir yere kadar akıllı uslu çalışıyor sonrasında saçmalama şeklinde hayatına devam ediyor. Hatırlıyorum Sözüm sanıyorum beş gün stüdyoda sabahlamış ve tabiki bundan övünerek bahsetmişti, benim rekorum üçtü galiba. Ne kadar da komik olurduk sabahlayınca, bir nevi sarhoş insan salaklığında hallerimiz olurdu. En zoru da eve dönmek olurdu çünkü otobüse binince bir türlü o gözler açık kalmaz, kafa dik durmaz, iki saniyede uyku alemine girer otobüsün frenleriyle uyanıp uyanıp ne geldim mi, nerdeyim stresi yaşardım.
Neyse, bundan daha önemli bir sorum ve de sorunum var esasesen! Yahu bizim bu sağlık sistemini hangi kusura bakmayın ama gerizekalı tasarlamış? Kafayı yedirtiyor bana her seferinde. Geçen ay anneme gün almak için gitti ablam hastaneye neymiş efendim bir aylık günler sadece ayın belli bir gününde veriliyormuş, o ayınki bitmiş, 28 Temmuz'da gelmeliymişiz (tabiki bu uygulama web sitesinde falan yer almıyor). Bugün 28 Temmuz, aman ha unutmayalım, yok erken gidelim falan diye binbir tane şey düşünüp gittik. Bu arada erkenden kastım hakkaten erken 6-7 gibi. Zira insanlar taaa bilmem nerelerden gelip sabahın daha açmadığı saatlerde sıraya giriyor. Neyse biz o kadar erkenci olamadık saat 8'de gittik. Tabiki bir dolu sıra oluşmuş bile. Ancak biz de boşuna gitmişiz çünkü konuyla ilgili görüş alınan Hoca tatile çıkıyomuş o yüzden bu ay boyunca gün verilmiyormuş. Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa! Komik olan zaten biz o hocaya sonuç göstermiyoruz başkasına gösteriyoruz, yani o olsa da olmasa da ondan rapor mapor istemiyoruz. Ne saçma yahu. Binbir kişiye bu durum anlatılsa da kuraldır çiğnenmez düz mantığıyla yaklaşan insanları bir türlü ikna edemedik. Sonuç, bu hayır cevabı için bir buçuk saatlik bir hastane turu yaşadık.
Dönerken de yine Gökçek'in kavşak fetişiyle karşılaştık. Adamın kavşaklara karşı bir ilgisi alakası ve kıskançlığı söz konusu sanırsam. Bir kere TCDDnin oraya yine bir alt geçit yapmış, çok gerekliydi ya. Sonra da ilerden Bahçeliye dönülen kavşağı kapatıp Kazım Karabekir'e vermiş. Niye yapmış bunu anlamdım ama uzunca bir yolu sırf geri dönmek için gitmek zorunda kalıyorsun çok sinir bozucu. Ama sanırım bir biz bilmiyoruz herkesin evinin arkasında bir petrol kuyusunun olduğunu zira Ankara trafiği tamamen kavşaktan dönme ne olur bak taaaaaaaaa ilerde küçük bir dönemeç var ya da git şurda bir sekiz çiz iyice yak benzinleri mantığıyla kurgulanmış durumda. Gerçekten biri bu adamı durdursa artık! Ankara halkı mesela!
Facebook'taki Anti Melig gökçek grubumuza bekleriz herkesi. En azından insan içini döküyor. İlerde bir aktivite haline de geçebiliriz tabiki!
Neyse, bundan daha önemli bir sorum ve de sorunum var esasesen! Yahu bizim bu sağlık sistemini hangi kusura bakmayın ama gerizekalı tasarlamış? Kafayı yedirtiyor bana her seferinde. Geçen ay anneme gün almak için gitti ablam hastaneye neymiş efendim bir aylık günler sadece ayın belli bir gününde veriliyormuş, o ayınki bitmiş, 28 Temmuz'da gelmeliymişiz (tabiki bu uygulama web sitesinde falan yer almıyor). Bugün 28 Temmuz, aman ha unutmayalım, yok erken gidelim falan diye binbir tane şey düşünüp gittik. Bu arada erkenden kastım hakkaten erken 6-7 gibi. Zira insanlar taaa bilmem nerelerden gelip sabahın daha açmadığı saatlerde sıraya giriyor. Neyse biz o kadar erkenci olamadık saat 8'de gittik. Tabiki bir dolu sıra oluşmuş bile. Ancak biz de boşuna gitmişiz çünkü konuyla ilgili görüş alınan Hoca tatile çıkıyomuş o yüzden bu ay boyunca gün verilmiyormuş. Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa! Komik olan zaten biz o hocaya sonuç göstermiyoruz başkasına gösteriyoruz, yani o olsa da olmasa da ondan rapor mapor istemiyoruz. Ne saçma yahu. Binbir kişiye bu durum anlatılsa da kuraldır çiğnenmez düz mantığıyla yaklaşan insanları bir türlü ikna edemedik. Sonuç, bu hayır cevabı için bir buçuk saatlik bir hastane turu yaşadık.
Dönerken de yine Gökçek'in kavşak fetişiyle karşılaştık. Adamın kavşaklara karşı bir ilgisi alakası ve kıskançlığı söz konusu sanırsam. Bir kere TCDDnin oraya yine bir alt geçit yapmış, çok gerekliydi ya. Sonra da ilerden Bahçeliye dönülen kavşağı kapatıp Kazım Karabekir'e vermiş. Niye yapmış bunu anlamdım ama uzunca bir yolu sırf geri dönmek için gitmek zorunda kalıyorsun çok sinir bozucu. Ama sanırım bir biz bilmiyoruz herkesin evinin arkasında bir petrol kuyusunun olduğunu zira Ankara trafiği tamamen kavşaktan dönme ne olur bak taaaaaaaaa ilerde küçük bir dönemeç var ya da git şurda bir sekiz çiz iyice yak benzinleri mantığıyla kurgulanmış durumda. Gerçekten biri bu adamı durdursa artık! Ankara halkı mesela!
Facebook'taki Anti Melig gökçek grubumuza bekleriz herkesi. En azından insan içini döküyor. İlerde bir aktivite haline de geçebiliriz tabiki!
Labels:
memleket meseleleri
16 Temmuz 2008 Çarşamba
İyi ki doğduuuuuum ben kendiiiiiiiiiiim
Aman Allahım bugün doğumgünüm! Ne kadar büyük bir hadise öyle değil mi?
Amma velakin bu sene kutlama mutlama yapmıycam. Canım istemiyor. Zaten organize etmeye çalıştığım aktivitelerde hep bir uğursuzluk oluyor; biri hastalanır, birinin işi çıkar, biri içmez, biri bilmem ne! Kutlama yerine Facebook'dan gelen mesajlarla kendimi ah hatırlandım bak ne güzel ruh haline sokup mutlu olacağım. Ve ablamın eşliğinde kendime iyi ki doğdum şarkısını söyleyeceğim :)
acaba iyi ki doğdum mu? Her doğumgününde hiç düşünmeden söylediğimiz iyi ki doğdun şarkısının altını kendim için bir doldurayım, kendi kendimi bu günde biraz şımartayım dedim.
İyi ki doğmuşum zira doğmasaydım bir çok şey bugün farklı olacaktı:
Örneğin sevgili ablam Şeyda benim gibi muhteşem bir kardeşten yoksun olacak, daha az gülecek, daha az eğlenecek, dertleşecek insan bulamayacaktı. Tabi arada bir sinirini de bozan, ama bu sinir bozmalar bile kendisine hayat tecrübesi olarak geri döndüğünden, ya işte insanlar böyle cümlesini örneklediğinden o bile iyi bir şey.
Sonra anne-babam pek farkında olmasalar da böylesine yararlı bir evlattan yoksun olmanın sıkıntısını çekeceklerdi.
Sonra arkadaşlarım ben olmasaydım çok sıkılacaklardı, bazı esprileri hiç duymayacaklar, yüz kaslarını daha az çalıştıracak ve gülmenin yaşamlarındaki olumlu etkisinden mahrum kalacaklardı. Aynı zamanda kendilerini gaza getirecek insan da olmadığından öyle yarışmaya falan katılamayacaklardı.
Daha büyük ölçekte bakarsak bir Atatürkçü eksik olacaktı-ki çok ihtiyacımız var Atatürkçülere.
Aynı zamanda duyarlı, çevreci ve trafik kurallarına uyan vatandaş sayısında da bir eksilme yaşanacaktı.
Tabiki bir kültür mantarı eksik olacaktı ben olmasaydım. Orjinal kitap, CD alan insan sayısında bir eksilme yaşanacak ve bu, sanatçıların gelirlerinde bir düşüşe yol açacaktı. Klasik ve caz müzik dünyası bir dinleyicisinden mahrum kalacaktı. Sonra Emin Amca'nın yaptığı kemanlar bir rafta çürüyecek, benim gibi bir yetenek abidesi (o günler de baya geride kaldı ya) tarafından çalınma şansından mahrum kalacaktı. Türk sanat müziğinin ustaları da bundan nasibini alacaktı: Değerlerini bilen yeni nesilden ve Muazzez Ersoy da neymiş siz dinlediniz mi hiç bir Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses gibi cümlelerle karşısındakini ikna etmeye çalışan bir insandan mahrum kalacaklardı.
Sonra bazı tasarımlar hiç yapılmayacak, insanlar benden faydalanamayacaktı-çok inanılmaz şeyler tasarlamış gibi konuştum ama yolum uzun geleceği de düşünerek söylüyorum :)
Ayrıca yazmakta olduğum ve biteceği şüpheli tezim yazılmayacak ve Türk tasarımı önemli bir çalışmadan yoksun olacaktı :)
Başka başkaaaaaaaa...
Heh! Gelecekte bir gün tanışacağımızı umut ettiğim 'hah işte o kişi' diyeceğim insan (o da kimse artık merakla bekliyoruz) bu dünyada yapayalnız kalacaktı (Evet bu cümle fazlasıyla romantik komedi etkisinde, ve evet Ally McBeal de izledim :))
Ve bir de bu blog yazılmayacak ve sevgili okurlarım böylesine güzel yazılardan mahrum kalacaktı :)
Artık listeye sizler devam edersiniz , puhahahahahaha.
Not: Kötü bir şey yazanı hayatımdan silerim :) şaka şaka, serbestsiniz.
Amma velakin bu sene kutlama mutlama yapmıycam. Canım istemiyor. Zaten organize etmeye çalıştığım aktivitelerde hep bir uğursuzluk oluyor; biri hastalanır, birinin işi çıkar, biri içmez, biri bilmem ne! Kutlama yerine Facebook'dan gelen mesajlarla kendimi ah hatırlandım bak ne güzel ruh haline sokup mutlu olacağım. Ve ablamın eşliğinde kendime iyi ki doğdum şarkısını söyleyeceğim :)
acaba iyi ki doğdum mu? Her doğumgününde hiç düşünmeden söylediğimiz iyi ki doğdun şarkısının altını kendim için bir doldurayım, kendi kendimi bu günde biraz şımartayım dedim.
İyi ki doğmuşum zira doğmasaydım bir çok şey bugün farklı olacaktı:
Örneğin sevgili ablam Şeyda benim gibi muhteşem bir kardeşten yoksun olacak, daha az gülecek, daha az eğlenecek, dertleşecek insan bulamayacaktı. Tabi arada bir sinirini de bozan, ama bu sinir bozmalar bile kendisine hayat tecrübesi olarak geri döndüğünden, ya işte insanlar böyle cümlesini örneklediğinden o bile iyi bir şey.
Sonra anne-babam pek farkında olmasalar da böylesine yararlı bir evlattan yoksun olmanın sıkıntısını çekeceklerdi.
Sonra arkadaşlarım ben olmasaydım çok sıkılacaklardı, bazı esprileri hiç duymayacaklar, yüz kaslarını daha az çalıştıracak ve gülmenin yaşamlarındaki olumlu etkisinden mahrum kalacaklardı. Aynı zamanda kendilerini gaza getirecek insan da olmadığından öyle yarışmaya falan katılamayacaklardı.
Daha büyük ölçekte bakarsak bir Atatürkçü eksik olacaktı-ki çok ihtiyacımız var Atatürkçülere.
Aynı zamanda duyarlı, çevreci ve trafik kurallarına uyan vatandaş sayısında da bir eksilme yaşanacaktı.
Tabiki bir kültür mantarı eksik olacaktı ben olmasaydım. Orjinal kitap, CD alan insan sayısında bir eksilme yaşanacak ve bu, sanatçıların gelirlerinde bir düşüşe yol açacaktı. Klasik ve caz müzik dünyası bir dinleyicisinden mahrum kalacaktı. Sonra Emin Amca'nın yaptığı kemanlar bir rafta çürüyecek, benim gibi bir yetenek abidesi (o günler de baya geride kaldı ya) tarafından çalınma şansından mahrum kalacaktı. Türk sanat müziğinin ustaları da bundan nasibini alacaktı: Değerlerini bilen yeni nesilden ve Muazzez Ersoy da neymiş siz dinlediniz mi hiç bir Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses gibi cümlelerle karşısındakini ikna etmeye çalışan bir insandan mahrum kalacaklardı.
Sonra bazı tasarımlar hiç yapılmayacak, insanlar benden faydalanamayacaktı-çok inanılmaz şeyler tasarlamış gibi konuştum ama yolum uzun geleceği de düşünerek söylüyorum :)
Ayrıca yazmakta olduğum ve biteceği şüpheli tezim yazılmayacak ve Türk tasarımı önemli bir çalışmadan yoksun olacaktı :)
Başka başkaaaaaaaa...
Heh! Gelecekte bir gün tanışacağımızı umut ettiğim 'hah işte o kişi' diyeceğim insan (o da kimse artık merakla bekliyoruz) bu dünyada yapayalnız kalacaktı (Evet bu cümle fazlasıyla romantik komedi etkisinde, ve evet Ally McBeal de izledim :))
Ve bir de bu blog yazılmayacak ve sevgili okurlarım böylesine güzel yazılardan mahrum kalacaktı :)
Artık listeye sizler devam edersiniz , puhahahahahaha.
Not: Kötü bir şey yazanı hayatımdan silerim :) şaka şaka, serbestsiniz.
Labels:
ben şahsen kendim
15 Temmuz 2008 Salı
Yazıcı kabusu
Dilinden en anlamadığım cihaz yazıcılar. Gerçekten hiç anlamıyorum.
Çünkü yazıcıların ruhu var bence. Öyle bildiğin cihaz formunda değiller.
Bir nazlanma, yok basmayacağım kaprisleri falan.
Başka cihazlarda böyle insani özellikler yok, yap diyosun yapıyor.
Bunun bir üstüne gittin mi tekrar çalıştırana kadar bin dereden su getiriyosun.
Dilinden anlayan varsa bir zahmet bana da anlatsın. Bir yazıcı neden çevrimdışı konuma geçer? Neden belgeyi sil anacım istemiyorum dediğinde bir türlü silemez? Neden kartuş taktıktan sonra habire hizalayayım mı yenge, diye bir soru sorar, hizalanmış olmasına rağmen? Ve neden özellikle çok işin ve az zamanın olduğunda basmıcam da basmıcam diye tutturur?
Evet tam bir aptal kız portresi çizdim sanırım, böyle karmaşık ürünlerin önüne geçip bu nasıl çalışır anlamaz ben şeklinde Tarzan görüntüsü çizen hatta gereksiz bir çabayla orasına burasına vuranlardan. Yok o kadar değilim gerçekten zira bir ürün tasarımcısı olarak iletişimimiz iyidir kendileriyle. Ama gerçekten yazıcılarla yıldızımız barışmıyor bir türlü. Ve yalnız olmadığımı da biliyorum!
Çünkü yazıcıların ruhu var bence. Öyle bildiğin cihaz formunda değiller.
Bir nazlanma, yok basmayacağım kaprisleri falan.
Başka cihazlarda böyle insani özellikler yok, yap diyosun yapıyor.
Bunun bir üstüne gittin mi tekrar çalıştırana kadar bin dereden su getiriyosun.
Dilinden anlayan varsa bir zahmet bana da anlatsın. Bir yazıcı neden çevrimdışı konuma geçer? Neden belgeyi sil anacım istemiyorum dediğinde bir türlü silemez? Neden kartuş taktıktan sonra habire hizalayayım mı yenge, diye bir soru sorar, hizalanmış olmasına rağmen? Ve neden özellikle çok işin ve az zamanın olduğunda basmıcam da basmıcam diye tutturur?
Evet tam bir aptal kız portresi çizdim sanırım, böyle karmaşık ürünlerin önüne geçip bu nasıl çalışır anlamaz ben şeklinde Tarzan görüntüsü çizen hatta gereksiz bir çabayla orasına burasına vuranlardan. Yok o kadar değilim gerçekten zira bir ürün tasarımcısı olarak iletişimimiz iyidir kendileriyle. Ama gerçekten yazıcılarla yıldızımız barışmıyor bir türlü. Ve yalnız olmadığımı da biliyorum!
Labels:
ben şahsen kendim,
bilgisayar
11 Temmuz 2008 Cuma
Başkalarının mektupları
Dün tezim için 1989'da bizim bölümün mezunlarına yönelik düzenlediği serginin belgelerini inceledim ve pek bir duygulandım. Profesyonellere yönelik ilk sergi bu. O zamanlar Mehmet Asatekin bölüm başkanıymış ve sergiyi o organize etmiş. Sergiyle ilgili dökümanları da o kadar güzel arşivlemiş ki, mektuplar, zarfları, eskizler, fotoğraflar, gelen telgraflar, hepsi duruyor. Bir an evin gizli bir bölmesinde bulduğum eski mektupları içeren bir kutuyu inceliyor gibi hissettim. Tamam bu çok abartı oldu. Hem öyle şeyler genelde aşk mektubu olur ve ya filmlerde ya da kitaplarda olur, bunun alakası yok tabiki. Konu ne kadar ciddiyetli de olsa garip bir durum başkalarının mektuplarını okumak. Bu arada o mektupları gönderenler de arşive gireceklerini ve bilmem kaç yıl sonra bir araştırma uğruna okunacaklarını tahmin etmemişlerdir heralde. Neyse ki öyle garip şeyler yazmamışlar, hepsi pek bir saygılı, umut dolu ve sergi sebebiyle de heyecanlı.
Böyle işte masterın başından beri hissedemediğim (belki de hissettirilmeyen demek gerek) ben araştırma yapıyorum hissiyatını sonunda hissettim. Ne mutlu bana! Biraz geç oldu sanki :)
Bir de arşiv yapmanın önemini de görmüş oldum (gerçi bunun önemini bulmak isteyip de bulamadığım şeylerle daha önceden görmüştüm) ve kendime nasihat ettim bu konuda. Aslında arşivci bir yapıya sahip olan ben, bir an üstüme fenalıklar gelmesiyle toparladığım her şeyi atma özelliğine de sahibimdir zira yer yurt kalmıyor böyle şeylere. 100 oda 1 salon bir evim olursa belki olabilir :)
Böyle işte masterın başından beri hissedemediğim (belki de hissettirilmeyen demek gerek) ben araştırma yapıyorum hissiyatını sonunda hissettim. Ne mutlu bana! Biraz geç oldu sanki :)
Bir de arşiv yapmanın önemini de görmüş oldum (gerçi bunun önemini bulmak isteyip de bulamadığım şeylerle daha önceden görmüştüm) ve kendime nasihat ettim bu konuda. Aslında arşivci bir yapıya sahip olan ben, bir an üstüme fenalıklar gelmesiyle toparladığım her şeyi atma özelliğine de sahibimdir zira yer yurt kalmıyor böyle şeylere. 100 oda 1 salon bir evim olursa belki olabilir :)
Labels:
araştırma halleri
09 Temmuz 2008 Çarşamba
Ayın Kitap Değerlendirmesi: Akışı Olmayan Sular, Pınar Kür
Arada bir NTV'deki Haydi Gel Bizimle Ol'u seyrediyorum. 4 kadının programı. İçlerinden en çok Pınar Kür'ü tutuyorum. Hem düşünceleriyle-gerçi biraz sabit fikirli sanki- hem de giyim tarzıyla beni etkilemiş durumda. Bu sebeple bir Pınar Kür alayım da okuyayım bari diye düşünmekteydim ki bir baktım kütüphanede duruyor bir kitabı: Akışı Olmaya Sular (1983), Sait Faik Hikaye Armağınlı bir öykü kitabı. Bu ay bu kitaptan bahsedeceğim.
Öncelikle itiraf etmeliyim kitaptaki bütün öyküleri okumadım. Sonuncusu kaldı. Elim gitmedi çünkü öyküler biraz sıkıntılı ruh halindeki insanları konu alıyor ve hayli uzun. Ben de gayet sıkıntılı bir ruh halinde olduğumdan şu sıralar ancak bu kadarına tahammül edebildim. İşleri biraz yoluna koyunca sonuncusunu da okuyacağım. Ama bu kitabın başarısız olduğu anlamına gelmesin zira bence çok başarılı. Hani bazı filmler vardır çok iyilerdir ama o kadar sıkıntılı bir konudur ki izleyesiniz gelmez, o biçim sanki.
Öyküler ana karakterin iç dünyalarının muhakemesi üzerine kurgulanmış. Karakterler geçmişleriyle birlikte ustaca yaratılmış. Öyle ki ta çocukluklarından başlayıp kocaman insan olmuş hallerine kadar bir tutarlılık içinde ki bence bu çok zor bir şey. Yani her yaşa ait bir karakter analizi yapıp onu ortaya inandırıcı bir şekilde koymak. Bu anlamda yazarın çok iyi bir gözlemci olduğunu anlıyor insan.
Öykülerin bir diğer ortak özelliği ise ana karakterlerinin erkek oluşu. Ve bu erkek karakterler çok başarılı bir şekilde ortaya konmuş. Öyle ki yazarın kadın olduğunu unutup zaman zaman erkek karakterin düşünce biçimine sinirlenip beraberinde işte erkekler deyip yazara sinirleniyorsunuz, sonra aslında yazarın kadın olduğunu hatırlıyorsunuz ve bu kadın erkekleri çözmüş diyorsunuz.
Öykülerin dili de gayet akıcı ve doğal ki dildeki doğallık benim için çok önemlidir. Pek öyle nasıl derler ağdalı mağdalı, aşırı şiirsel anlatımlardan hoşlanmam. Böyle bir edebiyat yapıyorum işte ben durumunu kör göze parmak şeklinde vermektense inceden inceden vermeli yazar. Bu kitap da öyle bence. Yani bir başka deyişle biraz argo bir ifadeyle geyiklikten uzak.
Özetle ben beğendim, okunası bir kitap.
Gelecek ay: Tomris Uyar, Yazılı Günler, bir aksilik olmazsa :)
Öncelikle itiraf etmeliyim kitaptaki bütün öyküleri okumadım. Sonuncusu kaldı. Elim gitmedi çünkü öyküler biraz sıkıntılı ruh halindeki insanları konu alıyor ve hayli uzun. Ben de gayet sıkıntılı bir ruh halinde olduğumdan şu sıralar ancak bu kadarına tahammül edebildim. İşleri biraz yoluna koyunca sonuncusunu da okuyacağım. Ama bu kitabın başarısız olduğu anlamına gelmesin zira bence çok başarılı. Hani bazı filmler vardır çok iyilerdir ama o kadar sıkıntılı bir konudur ki izleyesiniz gelmez, o biçim sanki.
Öyküler ana karakterin iç dünyalarının muhakemesi üzerine kurgulanmış. Karakterler geçmişleriyle birlikte ustaca yaratılmış. Öyle ki ta çocukluklarından başlayıp kocaman insan olmuş hallerine kadar bir tutarlılık içinde ki bence bu çok zor bir şey. Yani her yaşa ait bir karakter analizi yapıp onu ortaya inandırıcı bir şekilde koymak. Bu anlamda yazarın çok iyi bir gözlemci olduğunu anlıyor insan.
Öykülerin bir diğer ortak özelliği ise ana karakterlerinin erkek oluşu. Ve bu erkek karakterler çok başarılı bir şekilde ortaya konmuş. Öyle ki yazarın kadın olduğunu unutup zaman zaman erkek karakterin düşünce biçimine sinirlenip beraberinde işte erkekler deyip yazara sinirleniyorsunuz, sonra aslında yazarın kadın olduğunu hatırlıyorsunuz ve bu kadın erkekleri çözmüş diyorsunuz.
Öykülerin dili de gayet akıcı ve doğal ki dildeki doğallık benim için çok önemlidir. Pek öyle nasıl derler ağdalı mağdalı, aşırı şiirsel anlatımlardan hoşlanmam. Böyle bir edebiyat yapıyorum işte ben durumunu kör göze parmak şeklinde vermektense inceden inceden vermeli yazar. Bu kitap da öyle bence. Yani bir başka deyişle biraz argo bir ifadeyle geyiklikten uzak.
Özetle ben beğendim, okunası bir kitap.
Gelecek ay: Tomris Uyar, Yazılı Günler, bir aksilik olmazsa :)
Labels:
kitap
08 Temmuz 2008 Salı
Yoksa siz deniz canlısı mısınız?
NTV, Yeşil Ekran diye bir uygulama başlattı Temmuz başında.
İyi, hoş tabi insanları bilinçlendirmeye çalışmak, her ne kadar ticari motivasyonlarla yapıldığını düşünsem de.
Ancak bazı yönlerini eleştiresim var:
Şimdi bu Yeşil Ekran kapsamında bir grup ünlü insan belli bir mesajı vermek için kameraya çekilmiş. Öncelikli olarak bu çekimler neden kapalı mekanlarda yapılmış anlamış değilim. Gidin açık havaya, çimlik bir meydana, dağa tepeye, deniz kenarına falan ne işiniz var o evin içinde, o koltuğun üstünde? Bunların hepsini izlememiş olmakla beraber dün Pelin Batu'nunkine denk geldim. Kendisinden konuşmayı beceremediği için pek haz etmem. Onu dinlerken böyle içim daralır, tutuk tutuk, e hadi ama laf çıksın ağzından, bir kez de seri bir biçimde mesela derim hep. Bu özelliğiyle de nasıl oyuncu olduğunu anlayamam. Yoksa kıskanıyor muyum? Neyse konu bu değil. Şimdi bu kızımızı beyaz soğuk bir mekana koymuşlar, sert bir zemine de rahatsız bir şekilde oturtmuşlar. Çok doğal değil mi? Sonra da konuşturtmuşlar. Kızımız mesaj kaygısı içinde şöyle diyor: Çocukluğuma dair hatırladığım ilk anım annemin beni suyu atması, taşlar, kırmızı balıklar falan...aşağı yukarı böyle bir şey, aklımda kalan şekliyle. Bunu duyunca bir dakka ya dedim, nasıl yani bir kara canlısı olan insanın çocukluğuna dair hatırladığı ilk şey bu mu olur? Yani taş, toprak, çimen, ağaç, böcek, insan, arkadaş, araba, ev vs. değil de deniz, denizin içindeki taş ve kırmızı balıklar. Hemen tabiki ablamla konuya parmak basıp dalgamızı geçtik. Bizce Pelin'in annesi ya deniz anası ya da deniz kızı. Ya da Pelin'in ciddi bir hafıza sorunu var. Ben dalgamı geçtim ya kesin zamanında bir kaza geçirmiş ve ömrünün bilmem kaç yılını unutmuştur. Ben de feci potumla ve duyarsız yorumlarımla şuracıkta kızarır bozarırım.
Özetle mesaj kaygısına son. Daha inandırıcı bir senaryoyla daha etkili olunabilir diyorum.
İyi, hoş tabi insanları bilinçlendirmeye çalışmak, her ne kadar ticari motivasyonlarla yapıldığını düşünsem de.
Ancak bazı yönlerini eleştiresim var:
Şimdi bu Yeşil Ekran kapsamında bir grup ünlü insan belli bir mesajı vermek için kameraya çekilmiş. Öncelikli olarak bu çekimler neden kapalı mekanlarda yapılmış anlamış değilim. Gidin açık havaya, çimlik bir meydana, dağa tepeye, deniz kenarına falan ne işiniz var o evin içinde, o koltuğun üstünde? Bunların hepsini izlememiş olmakla beraber dün Pelin Batu'nunkine denk geldim. Kendisinden konuşmayı beceremediği için pek haz etmem. Onu dinlerken böyle içim daralır, tutuk tutuk, e hadi ama laf çıksın ağzından, bir kez de seri bir biçimde mesela derim hep. Bu özelliğiyle de nasıl oyuncu olduğunu anlayamam. Yoksa kıskanıyor muyum? Neyse konu bu değil. Şimdi bu kızımızı beyaz soğuk bir mekana koymuşlar, sert bir zemine de rahatsız bir şekilde oturtmuşlar. Çok doğal değil mi? Sonra da konuşturtmuşlar. Kızımız mesaj kaygısı içinde şöyle diyor: Çocukluğuma dair hatırladığım ilk anım annemin beni suyu atması, taşlar, kırmızı balıklar falan...aşağı yukarı böyle bir şey, aklımda kalan şekliyle. Bunu duyunca bir dakka ya dedim, nasıl yani bir kara canlısı olan insanın çocukluğuna dair hatırladığı ilk şey bu mu olur? Yani taş, toprak, çimen, ağaç, böcek, insan, arkadaş, araba, ev vs. değil de deniz, denizin içindeki taş ve kırmızı balıklar. Hemen tabiki ablamla konuya parmak basıp dalgamızı geçtik. Bizce Pelin'in annesi ya deniz anası ya da deniz kızı. Ya da Pelin'in ciddi bir hafıza sorunu var. Ben dalgamı geçtim ya kesin zamanında bir kaza geçirmiş ve ömrünün bilmem kaç yılını unutmuştur. Ben de feci potumla ve duyarsız yorumlarımla şuracıkta kızarır bozarırım.
Özetle mesaj kaygısına son. Daha inandırıcı bir senaryoyla daha etkili olunabilir diyorum.
Labels:
çevre
07 Temmuz 2008 Pazartesi
Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
Tezimin sonlarına yaklaştığımdan iş ilanlarına başvurmaya başladım. Tabiki güzide başkentimizde tasarım sektörü yerine çal çırp kopyala sektörü geliştiğinden İstanbul'daki iş ilanlarına başvurmayı tercih ettim.
Genel olarak müthiş bir negatif tepkiyle karşılaştım acayip sinir olmuş durumdayım, destek olmak bu kadar zor mu? Bir çok insan bana ısrarla aa İstanbul mu bir daha düşün diyor. Tabiki bu insanlar İstanbul'da oturuyor. İstanbul bu kadar yaşanmaz bir yerse lütfen siz bir zahmet şehri terkedin. Böylece trafikte dolaşan bir kaç kişi eksilir hem. Belki daha yaşanabilir bir hale gelir.
Bu arkadaşların kaçırdığı çok önemli bir nokta var: Ben de keyfimden gelmiyorum zaten İstanbul'a. Gece hayatı çok hareketli, ya da ayda bilmem kaç konser var, ya da pazarları muhteşem falan diye gelmiyorum. Sadece mutlu olabileceğim, kendimi geliştirebileceğim işler orada olduğu için geliyorum. Bir de yani ben de üniversite okudum, hayli gelişmiş bir zekam ve gözlem yeteneğim var İstanbul'un zorluklarını fark edebiliyorum. Eski zamanların taşı toprağı altın diye küt diye köyden kalkıp İstanbul'a gelen insanlarından baya bir farklıyım yani. Fazlasıyla gelişmiş bir ince eleme sık dokuma özelliğine sahibim. Herhalde değmeseydi her şeye rağmen sevdiğim ve alıştığım Ankara'dan göçmeyi düşünmezdim.
Bu insanlar beni ne zannediyor? Aklı beş yüz karış havada liseli bir genç falan mı ki hiç bir zaman da öyle olmadım yani.
Enerji menerji muhabbetleri de gerçekse bu kadar negatif enerji yoğunluğu sonucunda hiçbiri olmayacak zaten.
Genel olarak müthiş bir negatif tepkiyle karşılaştım acayip sinir olmuş durumdayım, destek olmak bu kadar zor mu? Bir çok insan bana ısrarla aa İstanbul mu bir daha düşün diyor. Tabiki bu insanlar İstanbul'da oturuyor. İstanbul bu kadar yaşanmaz bir yerse lütfen siz bir zahmet şehri terkedin. Böylece trafikte dolaşan bir kaç kişi eksilir hem. Belki daha yaşanabilir bir hale gelir.
Bu arkadaşların kaçırdığı çok önemli bir nokta var: Ben de keyfimden gelmiyorum zaten İstanbul'a. Gece hayatı çok hareketli, ya da ayda bilmem kaç konser var, ya da pazarları muhteşem falan diye gelmiyorum. Sadece mutlu olabileceğim, kendimi geliştirebileceğim işler orada olduğu için geliyorum. Bir de yani ben de üniversite okudum, hayli gelişmiş bir zekam ve gözlem yeteneğim var İstanbul'un zorluklarını fark edebiliyorum. Eski zamanların taşı toprağı altın diye küt diye köyden kalkıp İstanbul'a gelen insanlarından baya bir farklıyım yani. Fazlasıyla gelişmiş bir ince eleme sık dokuma özelliğine sahibim. Herhalde değmeseydi her şeye rağmen sevdiğim ve alıştığım Ankara'dan göçmeyi düşünmezdim.
Bu insanlar beni ne zannediyor? Aklı beş yüz karış havada liseli bir genç falan mı ki hiç bir zaman da öyle olmadım yani.
Enerji menerji muhabbetleri de gerçekse bu kadar negatif enerji yoğunluğu sonucunda hiçbiri olmayacak zaten.
Labels:
ben şahsen kendim,
iş
Çocuklar
İnsanlardaki bu çocuk sahibi olma hevesi bana pek uzak gelir. Önce 9 ay karnında sonra da ömür boyu aklında! Sürekli düşünecek, kollayıp koruyacak, destek olacak, endişelenecek birisi... Ancak çocuklarla muhatap olduğum zamanlarda jetonum düşer zira pek sevimliler, müthişler. (Gerçi insanlar sırf sırada çocuk yapmak kaldığı için istiyorlar çocuk sanki. Olunca da pek öyle gerçekten vakit geçirmiyorlar, daha çok geçiştiriyorlar.) 
Dün kuzenlerin çocuklarıyla hayli vakit geçirdiğimden yine bu çocuklar ne harika şeyler yahu düşüncesine dalmış durumdayım. Bazı şeyleri o kadar basit, saf ve açıkça dile getiriyorlar ki, şaşıp kalıyor insan hakkaten. Örneğin Kars Arpaçay'da oturan 7 yaşındaki sevimlim Arpaçay'ı şöyle anlatıyor: Arpaçay'ı sevmiyorum. Hiçbir şey yok. Market yok. Aldığımız şeylerin de hep tarihi geçmiş oluyor.
Bu laflar insanın içine öyle bir oturuyor ki! Türkiye gerçeklerini çocuklardan dinlemek gerek belki de. Başka neler neler anlatacaklar onu bunu kayırmadan.
Yine de hayatımın bu son iki yılını fazlasıyla aile sorumluluklarıyla geçirmiş biri olarak ve bundan sonrası da ne yazık ki bu şekilde geçecek birisi olarak çocuklar ne kadar sevimli, zeki ve müthiş olsalar da gelecek planlarıma girmiyorlar. Gerçi benim daha iyi bir modelimi yetiştirmek güzel olurdu, puhahahhaa, anne babalığın muhtemelen en büyük yanlışı da bu olsa gerek, kendi yapamadıklarını çocuğa yaptırmaya ve olamadığın ama olmak istediğin insan haline getirmeye çalışmak.
Dün kuzenlerin çocuklarıyla hayli vakit geçirdiğimden yine bu çocuklar ne harika şeyler yahu düşüncesine dalmış durumdayım. Bazı şeyleri o kadar basit, saf ve açıkça dile getiriyorlar ki, şaşıp kalıyor insan hakkaten. Örneğin Kars Arpaçay'da oturan 7 yaşındaki sevimlim Arpaçay'ı şöyle anlatıyor: Arpaçay'ı sevmiyorum. Hiçbir şey yok. Market yok. Aldığımız şeylerin de hep tarihi geçmiş oluyor.
Bu laflar insanın içine öyle bir oturuyor ki! Türkiye gerçeklerini çocuklardan dinlemek gerek belki de. Başka neler neler anlatacaklar onu bunu kayırmadan.
Yine de hayatımın bu son iki yılını fazlasıyla aile sorumluluklarıyla geçirmiş biri olarak ve bundan sonrası da ne yazık ki bu şekilde geçecek birisi olarak çocuklar ne kadar sevimli, zeki ve müthiş olsalar da gelecek planlarıma girmiyorlar. Gerçi benim daha iyi bir modelimi yetiştirmek güzel olurdu, puhahahhaa, anne babalığın muhtemelen en büyük yanlışı da bu olsa gerek, kendi yapamadıklarını çocuğa yaptırmaya ve olamadığın ama olmak istediğin insan haline getirmeye çalışmak.
Labels:
ben şahsen kendim,
çocuk mocuk
03 Temmuz 2008 Perşembe
Sivas Katliamı
Dün 2 Temmuz'du.
Türkiye'nin en çirkin olaylarından birinin, 1993 Sivas Katliamı'nın, yıl dönümüydü.
TRT bu mühim haberi ana haber bülteninin sonlarına yerleştirmeyi uygun görmüştü. 3.5 cm'lik açıklıktan yapılan kalp ameliyatı haberinden veya FIFA'nın dünya sıralaması haberinden bile sonra. Bence ilk haber olarak verilmeliydi. Ergenekon'dan da önce. Çünkü bu inanılmaz bir olaydı. Anlam verilemeyecek insanlık dışı bir hareketti onbinlerin peşinden gittiği.
Başka kanallardaysa habire şu yanlış yapıldı: Aydın, yazar, öğrenci 37 kişinin öldürüldüğü ya da 37 kişinin anıldığı belirtildi. Halbuki ölenlerin 2'si zaten bu katliamı gerçekleştirenlerdendi. Onları kim niye ansın? Onların neresi aydın veya yazar. Onlar insan bile değil bence.
En son dayanamayıp aradım Radyo Odtü'yü haberinizi düzeltin diye, yazdım NTVMSMBC'ye...
Sadece biraz duyarlılık istedim...
Yakınlarını kaybedenleri düşündüm. Bir gün boyunca saat başı senle ve öldürülenlerle dalga geçiliyor adeta. 37 kişi, 37 aydın deniyor.
Başıma gelseydi zaten ilk iş kendimi öldürürdüm heralde böyle bir acıya insan nasıl dayanır? Suçluların bir kısmı üstelik firar etmiş! Aranacaklar da bulunacaklar! Kimsenin aramadığı belli. Aranan şak diye evinden alınıyor zira son günlerde.
Ve bu vahşileri dönemin Adalet Bakanı savunuyor. Mide bulandırıcı!!!Böylesi bir vahşeti savunmak. Bana hukuk sisteminin gereği bu falan demeyin. Kendi kendilerini savunsunlar bir zahmet! Yani her gün birileri birilerini öldürüyordu. Karısına kızan, trafikte atışan, maçta kaybeden, aşkına cevap bulamayan, fakirlikten kırılan öldürüyordu. Ama genel olarak bir anlık kendini kaybetme, cinnet geçirme sonucu tek başlarına yapıyorlardı bunu. Ama burda...Önceden planlıyorlar ve 10binleri topluyorlar. İşte bu inanılmaz! Ve bu 10binler kapalı kapılar ardından bu olayı desteklemiyor, hepsi ortaya dökülüyor, birebir işe bulaşıyor, canla başla mücadele ediyor gerçekleşsin diye. Aptal bir tetikçi, uçmuş bir intihar bombacısı bulmuyorlar. Bu işe herkesin önünde bulaşmaktan çekinmiyorlar. Ve seçtikleri öldürme biçimi! Yakmak! Bazen düşünürüm sanırım en acı veren ölüm biçimi yanmak diye. İki yıl önce annemin dizinden aşağısına ocaktan inmiş kaynar suyu döktüğünde attığı çığlıkla bu konudaki görüşüm oldukça kuvvetlendi. Her türlü acıya gıkını çıkartmadan dayanma gücüne ve erdemine sahip annem içleri acıtan bir çığlık atmıştı. Zaten 1.5 ay boyunca her gün pansuman yaparken neler çekmiş olabileceğini tekrar tekrar düşündüm. Ve geri planda hep bu olayı düşündüm. Onlar neler çekti diye. Ve niçin? Din adı altında yapılan bu saçmalıklardan çok sıkıldım ben. İnsanı dinden soğutuyorlar ve korkutuyorlar. Din bu kadar vahşet içerir mi Allah aşkına? Hangi beyinsiz bu fikirleri ortaya atıyor ve nasıl kabul görüyor. Din sömürüsü yapan bu insanlardaki beyin yıkama potansiyeline hayranım gerçekten. İnanılmaz bir başarı. Biz Atatürkçüler olarak Atatürk'ün muhteşemliğini bir anlatamadık insanımıza zira.
Umuyorum ki bir daha böylesine iğrenç bir şey yaşanmaz!
Ve bu din sömürüsü biter!
Ve Madımak müze olur bir otel ve kebapçı yerine!
www.madimakoteli.org
Lütfen bu siteyi ziyaret edip imza kampanyasına katılın.
Türkiye'nin en çirkin olaylarından birinin, 1993 Sivas Katliamı'nın, yıl dönümüydü.
TRT bu mühim haberi ana haber bülteninin sonlarına yerleştirmeyi uygun görmüştü. 3.5 cm'lik açıklıktan yapılan kalp ameliyatı haberinden veya FIFA'nın dünya sıralaması haberinden bile sonra. Bence ilk haber olarak verilmeliydi. Ergenekon'dan da önce. Çünkü bu inanılmaz bir olaydı. Anlam verilemeyecek insanlık dışı bir hareketti onbinlerin peşinden gittiği.
Başka kanallardaysa habire şu yanlış yapıldı: Aydın, yazar, öğrenci 37 kişinin öldürüldüğü ya da 37 kişinin anıldığı belirtildi. Halbuki ölenlerin 2'si zaten bu katliamı gerçekleştirenlerdendi. Onları kim niye ansın? Onların neresi aydın veya yazar. Onlar insan bile değil bence.
En son dayanamayıp aradım Radyo Odtü'yü haberinizi düzeltin diye, yazdım NTVMSMBC'ye...
Sadece biraz duyarlılık istedim...
Yakınlarını kaybedenleri düşündüm. Bir gün boyunca saat başı senle ve öldürülenlerle dalga geçiliyor adeta. 37 kişi, 37 aydın deniyor.
Başıma gelseydi zaten ilk iş kendimi öldürürdüm heralde böyle bir acıya insan nasıl dayanır? Suçluların bir kısmı üstelik firar etmiş! Aranacaklar da bulunacaklar! Kimsenin aramadığı belli. Aranan şak diye evinden alınıyor zira son günlerde.
Ve bu vahşileri dönemin Adalet Bakanı savunuyor. Mide bulandırıcı!!!Böylesi bir vahşeti savunmak. Bana hukuk sisteminin gereği bu falan demeyin. Kendi kendilerini savunsunlar bir zahmet! Yani her gün birileri birilerini öldürüyordu. Karısına kızan, trafikte atışan, maçta kaybeden, aşkına cevap bulamayan, fakirlikten kırılan öldürüyordu. Ama genel olarak bir anlık kendini kaybetme, cinnet geçirme sonucu tek başlarına yapıyorlardı bunu. Ama burda...Önceden planlıyorlar ve 10binleri topluyorlar. İşte bu inanılmaz! Ve bu 10binler kapalı kapılar ardından bu olayı desteklemiyor, hepsi ortaya dökülüyor, birebir işe bulaşıyor, canla başla mücadele ediyor gerçekleşsin diye. Aptal bir tetikçi, uçmuş bir intihar bombacısı bulmuyorlar. Bu işe herkesin önünde bulaşmaktan çekinmiyorlar. Ve seçtikleri öldürme biçimi! Yakmak! Bazen düşünürüm sanırım en acı veren ölüm biçimi yanmak diye. İki yıl önce annemin dizinden aşağısına ocaktan inmiş kaynar suyu döktüğünde attığı çığlıkla bu konudaki görüşüm oldukça kuvvetlendi. Her türlü acıya gıkını çıkartmadan dayanma gücüne ve erdemine sahip annem içleri acıtan bir çığlık atmıştı. Zaten 1.5 ay boyunca her gün pansuman yaparken neler çekmiş olabileceğini tekrar tekrar düşündüm. Ve geri planda hep bu olayı düşündüm. Onlar neler çekti diye. Ve niçin? Din adı altında yapılan bu saçmalıklardan çok sıkıldım ben. İnsanı dinden soğutuyorlar ve korkutuyorlar. Din bu kadar vahşet içerir mi Allah aşkına? Hangi beyinsiz bu fikirleri ortaya atıyor ve nasıl kabul görüyor. Din sömürüsü yapan bu insanlardaki beyin yıkama potansiyeline hayranım gerçekten. İnanılmaz bir başarı. Biz Atatürkçüler olarak Atatürk'ün muhteşemliğini bir anlatamadık insanımıza zira.
Umuyorum ki bir daha böylesine iğrenç bir şey yaşanmaz!
Ve bu din sömürüsü biter!
Ve Madımak müze olur bir otel ve kebapçı yerine!
www.madimakoteli.org
Lütfen bu siteyi ziyaret edip imza kampanyasına katılın.
Labels:
memleket meseleleri
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)